Forum Zero - Türkiyenin En İyi Online Oyun Forumu

   


Go Back   Forum Zero - Türkiyenin En İyi Online Oyun Forumu > Eğitim Dünyası > Lise Ansiklopedisi > Tarih & İnkilap Tarihi


İrtica Olayları Karşısında Atatürk

Tarih & İnkilap Tarihi


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 16 Kasım 2013   #1
Ne Mutlu Türküm Diyene
GROZNIE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye Profil Bilgileri
Üyelik tarihi: 21 Nisan 2012
Alter: 31
Mesajlar: 3.862
Konular: 879
Rep Puanı: 235085
Rep Gücü: 3868
Rep Derecesi : GROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond reputeGROZNIE has a reputation beyond repute
Aldığı Teşekkürler: 375
Ettiği Teşekkürler: 275
Standart İrtica Olayları Karşısında Atatürk


M. Vehbi Tanfer
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 17, Cilt: VI, Mart 1990

İrtica’nın sözlük anlamı hemen bütün sözlüklerde “geri dönme, geri dönücülük, eskiyi isteme” şeklindedir1. Buna bağlı olarak “irtica hareketi” de, “yeni kurulan bir düzeni beğenmeyerek, eski düzene dönmek için girişilen eylem” diye tanımlanmaktadır. Yine aynı kökten türeyen “mürteci” sözcüğü de bu hareketleri yapan kimse için kullanılır. Arapça’dan alınan bu sözcüklerin yerine günümüzde “gerici, gericilik” sözcükleri de kullanılmaktadır. Fransızca’da ise “reaction, reactionnaire” sözcükleri aynı anlamı vermektedir. II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında) basılmış bulunan Şemsettin Sami’nin eseri “Kamûs-u Türkî” de ise “irtica” sözcüğüne yer verilmemiştir2. “îrtica” sözcük olarak “İnkılâp” ile daima birbirinin karşıtı olarak sosyal, ekonomik, siyasal olaylarda sık sık kullanılır. Hemen her inkılâp (devrim, revolution) irtica ile mücadele etmek durumunda olmuştur. Bu durum Türk tarihinin yakın döneminde ve özellikle Türk İnkılâbı’nda da açık bir şekilde görülmüştür. Atatürk irticayı şöyle tanımlıyor: “Her ilerici ve müspet gelişmeye karsı çıkan kuvvete irtica denir.” Bunu somut bir örnekle de tanımlamaktadır: “Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret, takriben aynı senelerde icat edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için erbab-ı hukukun meş ‘um kuvvetini iktihama (yıkmak) muktedir olamamıştır.”3

Atatürk’e göre siyasî egemenliğin, ekonomik çıkarların dine bağlanması ve dinin bu amaç için kullanılması “irtica” ve bunu yapan kimseler müstebittir. Bu görüşünü yine aynı konuşmasında şöyle belirtiyor: “Vaktâ-ti Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffin vakasında Muaviye’nin askerleri Kur’ an-ı Kerim’i mızraklarına diktiler ve Hazreti Ali’nin ordusunda da bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler, işte o zaman dine mefsedet, İslâmlar arasına münaferet girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı. En mütehakkim hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile neticesinde sıfat-ı hilâfeti de taktığını biliyorsunuz- Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar hep dini âlet edindiler; İhtiras ve istibdatlarını terviç için hep sınıf-ı ulemaya müracaat ettiler” ...”Üç buçuk dört sene evveline kadar, berhayat olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlar, aynı hud’alardan istifade etmişlerdi... son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in harekâtı gözünüzün önündedir. Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asî ilân edildi. Onun emriyle, millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun bağiler sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı. Onlar bu fetvaları Yunan tayyareleriyle ordumuzun içine atıyorlardı.” Atatürk, gerçek dine bağlı hocaların böyle müstebit hainlere asla alet olmadıklarını da sözlerine eklemiştir.
Türk tarihinin özellikle 17. yüzyılında başlayan ıslahat (yenileşme) hareketleri, karşısında irticayı buldu. Genellikle padişahların önayak oldukları bu yenileşme hareketleri ulema ve yeniçeri ordusunun tepkileriyle karşılaştı. Bu şekilde hayatını ilk kaybeden kişi de I. Osman (Genç) oldu. Bozulmuş bulunan Yeniçeri ve Sipahi Ocaklarını ortadan kaldırmak ve yerine Türkmenlere dayanan bir ordu kurmak isteyen Genç Osman’ın bu girişimi ilmiye sınıfının siyasî ve malî çıkarlarını ve nüfuzunu da tehdit ettiğinden, yapılmak istenen bu yenileşme hareketini engellemek için ocakları kışkırttılar. 18 Mayıs 1622 günü ayaklanan asîler Şeyhülislam’dan fetva alarak bazı devlet adamlarını öldürdüler ve 19 Mayıs’ta I. Mustafa’yı tahta çıkardılar. 20 Mayıs’ta da Genç Osman’ı öldürdüler. Yine aynı yüzyıldaki ikinci gerici olay ise Köprülü Mehmet Paşa’nın Sadarete getirilişinden sonra çıkan (2 Ekim 1656) Kadızadeliler isyanıdır. Amaçları tekkeleri ve İstanbul’daki camilerin birden fazla minaresini yıkmak idi. Bu ayaklanma bastırıldıysa da dinî safsata, dinî istismar hareketlerinin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyordu. 18. yüzyılda tarihimize Lâle Devri diye geçen yenileşme hareketine karşı çıkan Patrona Halil İsyanı dönemin en büyük irtica olayı oldu. Lâle Devri içinde kabul edilen matbaaya da yine aynı yobaz düşünce karşı çıkmıştı. İrticanın en büyük silâhı dini istismar etmek idi. “Din elden gidiyor” sloganları irticanın değişmez sloganı oldu. Aynı sloganlar ulema ve Yeniçeri Ordusunun 1807’de Nizam-ı Cedid’i yıkarlarken bir kere daha duyuldu. III. Selim’in başlattığı “yeni düzen” hareketi, karşı çıkan irticaya yenildi ve Sultan hayatını kaybetti. İrtica hareketinin en önemli gücünü oluşturan Yeniçeri Ordusunun 1826’da kaldırılması (Vakay-i Hayriye) ile birlikte II. Mahmut köklü bir yenileşme hareketine başlayabildi. Tanzimat Dönemi batının akıl ve ilim metodunun benimsenmesine yol açtı. İlticanın gücü kırıldığından isyan hareketleri başarılı olmadı. Fakat Sultan Mahmut irticanın gözünde “Gâvur Sultan” oldu. II. Mahmut ile başlayan bu yenileşme hareketleri batının insan haklarına dayanan siyasî, sosyal ekonomik kurumlarının ve sisteminin Osmanlı İmparatorluğu’na girmeye başlamasına yol açtı. Türk halkının içinden ilerici asker-sivil bir kadro yetişerek ülkenin kaderinde rol almaya başladılar. Genç Osmanlılar bu kadronun en etkili organı oldu. 1876’da Kanun-u Esasî’nin ilânını takiben ilk kez parlamenter bir sistem başladı. Fakat bu yenileşme hareketi de, II. Abdülhamit’in İslamcı müstebit tepkisi ile yıkıldı. İslamcılık 1908 yılına kadar bu Sultanın baskı rejiminin ideolojisi olarak yaşadı. Abdülhamit’in bu müstebit idaresine karşı Genç Türk hareketi ve bu hareketin en güçlü organı olan İttihat ve Terakki’nin direnişi başladı. Genç Türk Hareketi 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânını hazırladı. Abdülhamit’in istibdatı yıkıldı, rejimin en tehlikeli organı olan “Hafiye Teşkilâtı” dağıtıldı.

Buraya kadar irticanın tanımı ve kısaca Osmanlı İmparatorluğu’ndaki irtica hareketleri üzerinde durduk. Bundan sonra II. Meşrutiyet İnkılâbı ve buna karşı çıkan “31 Mart İrtica olayı” ile konunun esasına gireceğim. Yalnız açık bir biçimde görünen bir şey, irticanın dini her zaman bir silâh olarak kullanmasıdır.

31 Mart Olayı

II. Abdülhamit’in İslamcı despotizmine karşı 1908 İnkılâbını başaran İttihat ve Terakki’nin iktidara doğrudan el koymaması ve perde arkasında kalması, devlet yönetiminde tecrübeli olmamaları zayıflık olarak görüldü. İkinci Meşrutiyeti gerçekleştirenlerin amacı başlangıçta Kanun-u Esasiye dayanarak parlamenter bir rejim kurmaktı. “Teb’ay-ı Şahane” yerine, Fransız İhtilâlinin insan hakları sisteminin örneğine uygun olarak “vatandaş” kavramını sistemleştirmek istiyorlardı. “Hürriyet” kavramı yeterince anlaşılmadan, bir avuç aydının eseri olan İkinci Meşrutiyet kısa bir süre sonra iç anarşiye yol açmaya başladı. Özellikle basın bu anarşinin en önemli bölümünü ve sebebini oluşturdu. Sayısız gazete birbirlerine çok karşıt fikirler kaosunun yaratıcısı oldu.

Bu ortam içinde özellikle İstanbul halkının söylentiler yolu ile tahrik edilmekte olduğu görülüyordu. İttihat Terakki’nin de içinde çıkar grupları oluşmuş ve sürgünden dönenler de yeni problemler çıkarmaya başlamışlardı. Fakat en önemlisi ordu içinde “Alaylı”, “Mektepli” çatışması idi. Eğitimin orduda hızlandırılması ve özellikle “namaz kılmak bahanesiyle askerin talim ve terbiyeden geri kalmalarına meydan verilmemesi” eğilimi tepkilere yol açmaya başladı. Alaylı subayların orduda modernleşmeye karşı tepkileri ile, dini tahrikler bütünleşmeye başladılar. Bir yandan modernleşme ve askerî eğitim, diğer yandan namaz saatleri ve vaaz saatleri çelişkisi bir gerici dinci propaganda malzemesi oldu. 1908 İnkılâbına karşı olanlar tarihî “din” malzemesini yine kullandılar. Yeni eğitim sisteminin Hassa Ordusuna gelmesinden hemen sonra “kâfirler idaresinin ordudan namazı kaldıracakları” şeklindeki tahrikler, İstanbul’un en küçük semtlerine kadar yayıldı. İlmiye sınıfına mensup hocalar, subayların zaafından yararlanarak askerî birliklerde bu fikri işlediler. Bu durumdan yararlanan “dinci irtica”nın Derviş Vahdetisi ve yandaşlarının tahrikleri, basındaki organları ve kurdukları “İttihad-ı Muhammedî” cemiyetinin desteği ile irtica ortamı giderek gelişti. Bu gelişmelerin sonucunda 30-31 Mart (12-13 Nisan) 1909 gecesi “Avcı Taburları” ayaklandılar, subaylarını hapsederek,yeşil bayraklı, sarıklı hocaların öncülüğünde “Ey kahramanlar, şeriat elden gidiyor, ne duruyorsunuz?” sloganları ile İstanbul’a yayıldılar. İsyanın önceden planlandığı, örgütlendiği anlaşılıyordu. Şeriat istekleri, Meb’usan Meclisi’nden asîlerin isteklerinin de özünü oluşturuyordu. İstanbul “irtica”nın elinde idi. Burada bu olayın ayrıntılarını vermek konumuzun dışındadır. Ancak din ile irticanın nasıl bir araya getirildiğini göstermesi bakımından önemini göstermek istedim.

Hareket Ordusu

Daha önceki irtica olaylarında, irticanın etkisi yıllarca sürmüştür. Örneğin II. Mahmut 1808’den 1826’ya kadar yenileşme hareketlerine girişememişti. Çünkü irticanın karşısındaki yenileşme düşüncesi yeterince güçlü değildi. Oysa Genç Türk Hareketi ordu içinde ve dışında oldukça kuvvetliydi. İlticaya karşı en kararlı tutum, yine Makedonya’da bulunan askerî kuvvetlerden geldi. 3. ordudaki genç subaylar Meşrutiyet’i kurtarmak için İstanbul üzerine yürümekten başka çare görmüyorlardı. Genç subayların içinde en kararlı ve İstanbul üzerine yürümesinde gecikilmeme-sinin en ateşli savunucusu Mustafa Kemal idi. Bu fikrini ordu komutanına da kabul ettirdi. 14 Nisan günü Selanik Redif Tümeni’nin bütün alayları sefer durumuna getirildi. Tümenin Kurmay Başkanı Mustafa Kemal idi. Bu ordunun adının nasıl konduğunu M. Kemal şöyle anlatmaktadır:

“İrticayı bastırmayı üzerine alacak askerî kuvvetimiz için bir isim düşünmüştüm. Öyle bir isim olmasını istedim ki, çarpışan tarafların duygularına dokunmasın... Herkes bu ismi benimseyebilsin... Fransızca “Mouvemet” manasına gelen hareket kelimesi aklıma geldi. Zaten yürüyüş halindeydik. Kuvvetlerimizin adı “Hareket ordusu” oldu.”4 Hareket Ordusu’nun İstanbul halkına yayınladığı Hüseyin Hüsnü imzalı bildiriyi de yine Mustafa Kemal’in kaleme aldığı aynı kaynaklarca belirtilmektedir5. Bu bildiride Abdülhamit’in uzun istibdat yönetiminin yıkıldığı belirtiliyor, mel’un ve vicdansız istibdat taraftarlarının alçak ve menfur hareketinin sebep olduğu kanlı isyan tel’in ediliyor, bu isyanı bastırmak üzere ordunun büyük bir kısmının Yeşilköy’e geldiği duyuruluyordu.

İstanbul’a giren hareket ordusu birkaç gün süren sokak çarpışmalarından sonra “irtica”nm kuvvetini kırdı. Abdülhamit’i tahttan indirdi. 20. yüzyılın Türkiye tarihinin ilk irtica olayı da Mustafa Kemal’in de çok önemli rol aldığı Hareket Ordusu aracılığı ile yenilmişti. Fakat din ve devlet, din ve millet işleri birbirinden ayrılmadıkça irtica yok olamazdı. Bu konuda en ileri düşünen kişi olan M. Kemal’in yalnız kalması sebebiyle düşüncelerini uygulayabilmesi için daha zaman gerekiyordu.

M. Kemal’in bu konuda cesur bir davranışı da Balkan Savaşı sırasında görülmektedir. Balkan Savaşında bozulan Türk ordusu perişan durumda, bütün Trakya’yı bırakarak Çatalca hattına çekilmiş, Mustafa Kemal de Çatalca’da birliklerde kurmay olarak görev aldı. Genel kurmay aracılığı ile Şeyhülislamlık’tan gelen bir yazıda askerin maneviyatının yükseltilmesi için “din adamı” gönderilmesi önerilmektedir. Kendi birlikleri adına yanıt veren M. Kemal, Türk subayının askerine manevi güç verecek durumda olduğunu belirttikten sonra, din adamının gelmesinin tam tersine manevî çöküntü ifade edeceğini cesaretle açıklayıp, isteği geri çevirmişti6.

Millî Mücadele Dönemi

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Osmanlı İmparatorluğu artık tarihe karışıyordu. “Avrupa’nın Hasta Adamı”nın mirası İtilâf Bloku tarafından yağmalanıyordu. Bu korkunç tablo M. Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basması ile değişti. M. Kemal Türk kelimesini, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik hareketinin dinamik gücü yaptı. Amasya Genelgesi milletin kurtuluşunu, yine milletin azim ve iradesine dayandırıyordu. Bu fikir ve buna dayanan hareket Erzurum ve Sivas Kongrelerinde hızla gelişti. Giderek millete mal oldu. Millî bağımsızlık ve Millî egemenlik fikri temel ideoloji yapılarak yeni bir Türk devletinin kuruluşu aşama aşama gerçekleşmekteydi. Millî egemenlik kavramı 1789 Fransız İhtilâli’nin ortaya koyduğu bir fikirdi ve Tanrı hakları sisteminden insan hakları sistemine geçişin de en açık ve somut ifadesiydi. Bu sebeple Padişah ve Osmanlı hükümeti Millî egemenlik fikrinin ve bu fikre dayanan Millî Mücadele’nin düşmanı oldular. 1920 Nisan’ında Ankara’da “Selâhi-yet-i Fevkalâdeyi Haiz” bir meclis toplanacağının anlaşılması üzerine, Padişah ve Osmanlı hükümeti Meclis’in toplanmasını engelleyebilmek için yine dini istismar yoluna başvurdular ve “Fetva” yayınlanarak Millî Mücadeleyi yapanlar hain, asî ilân edildiler ve halk isyana kışkırtıldı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dinî kışkırtmalarla isyanlar patlak verdi. Ulusun ve vatanın varlığını tehdit eden bu isyanlar İhtilâl Meclisinin “İnkılâp” kanunlarını uygulamaları ile bastırıldı. T.B.M.M 29 Nisan 1920’de “Hıya-net-i Vataniye Kanunu”nu kabul ve ıi Eylül 1920’de “Firariler Hakkında Kanunla” İstiklâl Mahkemelerini kurdu. Böylece milletin egemenliğine dayanan sistem inkılâp kanunları ile kuruluyordu. H. Vataniye Kanunu, T.B.M.M.’nin meşruluğuna karşı çıkanları vatan haini kabul ederken, İstiklâl Mahkemeleri vatan haini, asker kaçağı, asî, bozguncu, casus gibi bütün suçları cezalandırdılar. İdam dahil verdikleri kararlar kesin olup, derhal infaz ediliyordu. Padişahta toplanan dini ve geleneksel hanedan haklarına dayanan egemenlik sistemi yıkılıyor, 23 Nisan 1920’de egemenlik İstanbul’dan Ankara’ya geçmekle kalmıyor, egemenliğin kaynağı milletin kendisi oluyordu. Görülüyor ki, “İrtica” milletin egemenliğine dayanan sisteme karşı çıkmakta ve bunu başarabilmek için de din bir kere daha araç olarak kullanılmaktadır. İrtica inkılâbın kanunları ve kuvveti tarafından ezildi.

1876’da Kanun-u Esasî ulusal bir ihtilâl sonucu ilân edilmemiş olmakla beraber, halkın siyasî haklar yönünden eşitliği, devlet yönetimine katılması ve denetlemesi, parlamenter bir sisteme bağlanmaya çalışıldı. Fakat buna rağmen I. Meşrutiyet Kanun-u Esasî’si (Anayasa) devletin monarşik ve teokratik niteliğini değiştirmedi. Hatta Saltanatın Osmanlı Hanedanına ait olduğu, Padişah’ın kutsal ve sorumsuz bulunduğu esası kabul edildi. 1908 İnkılâbı ve 1909’da Kanun-u Esasî’de yapılan değişikliklere rağmen dinî vasıflara dokunulmadı ve egemenliğin kaynağı değiştirilmedi. 1919’da M. Kemal Anadolu’da bütün bir sistemi değiştirmeye kaynağından başladı. Egemenliğin kaynağı millet olunca tüm devlet, hukuk ve sosyal kurumlar da değişmek zorunda idi. Bunun ilk kurumu da T.B.M.M. oldu. Islahatçı Padişahlar gibi hanedan çıkarlarına bağlı olmayan, Genç Türkler gibi Osmanlı’yı yaşatma amacında olmayan, gücünü Tanrısal kaynaktan değil, ulusal iradeden alan Atatürk’ün başarısında hiç şüphesiz en büyük etken çağdaş devlet hukuk ve sosyal düzenini kabul etmesi ve bunu aşama aşama Türk devlet ve toplum yapısına, sabırla öğreterek ve kararlı bir ihtilâlci metotla uygulamasıdır.

Halife-Padişah yanlısı dinci çevreler M. Kemal’e T.B.M.M içinde de engel olmak istediler. Başkumandanlık Kanunu’nun kabulü sırasında, Mareşallik rütbesinin verilmesi sırasında tepki gösteren bu çevre büyük zaferin kazanılmasından sonra da O’nu vatandaşlık haklarından mahrum bırakmak gibi bir haince plânı uygulamak istedi. T.B.M.M.’nin sarıklı üyelerinden biri “Yunan’dan kurtulduk, bakalım M. Kemal’den nasıl kurtulacağız?” diyerek bu görüşünü dile getirmişti.

Atatürk, daha genç bir yüzbaşı iken Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünün bittiğini görmüş, Türk ulusuna dayanan yeni bağımsız bir Türk devleti kurulması gerektiğini belirtmişti. Anadolu’ya ayak basar basmaz 1919’da bu düşüncesini uygulamaya başlamıştı. Erzurum Kongresi sırasında, Mazhar Müfit’e bir gece, zaferden sonra devlet şeklinin Cumhuriyet olacağı, modern hukukun kabul edileceğini, tesettürün kalkacağını, Latin harflerinin getirileceğini not ettirmiş ve Mazhar Müfit’in şaşkın bakışları karşısında “Cumhuriyet ilânında başarılı olalım da üst tarafı yeter” demişti. Zaferin kazanılmasını takiben, en önemli mesele Millî Egemenlik sisteminin kurumlaşmasında, Cumhuriyete doğru gidişte eski sistemin kurumlarının tasviyesi idi. 1 Kasım 1922’de Saltanat eski dünya görüşünden, yeni dünya görüşüne geçişin bir sonucu olarak kaldırıldı. Altı yüzyıllık Osmanlı Saltanatı, Atatürk’ün çok sert, ihtilâlci kararlılığının en açık bir ifadesi olan şu konuşmasıyla kaldırılıyordu:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin, hâkimiyet ve saltanatına, vâziülyed olmuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor. Bu bir emr-i vakidir. Mevzuubahis olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emr-i vaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes meseleyi tabî görürse fikrimce muvaffak olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. “8

Saltanatın bu ihtilâlci tutumla kaldırılışı, muhafazakârların ve gericilerin ağır bir yenilgisi idi. Fakat bu olay Millî Mücadelenin lider kadrosu arasında da parçalanmaya yol açtı. Rauf Bey, Refet, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Paşaların muhalif tutumları saltanatçılara umut veriyordu. Atatürk’ü yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen 2 Aralık 1922 tarihli Meclisteki önerge komplosu, bizzat M. Kemal tarafından bozuldu. Atatürk’ün aynı ay içinde Batı Anadolu gezisini fırsat bilen Meclisteki Saltanatçı grup “Hilâfet-i İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi” başlıklı bir broşür yayınlayıp9, Meclisin halifesiz olamayacağını belirtip, halifede egemenlik haklarının toplanmasını istiyorlardı.

Millî egemenliğin sistem olarak ve kurumlaşarak gittikçe kuvvetlenmesi Atatürk’ün üstün başarılı uygulamalarıyla yerleşmesi, eski düzen taraftarlarını korkutuyor, taraftarların tutumu bir irtica hareketine doğru eğilim gösteriyordu. Atatürk’ün bu broşürü yayınlayan ve o eğilimde olan Saltanatçılara tepkisi sert oldu. İzmit’te yaptığı konuşmada “T.B.M.M halife’nin değildir ve olamaz. T.B.M.M yalnız ve yalnız milletindir”, 16 Ocak 1923’de İzmit’te yaptığı basın toplantısında “İnkılâbın kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız inkılâp ve ilerleme bir an bile durmayacaktır” diye tamamladığı konuşması Türk İnkılâbının açık bir ihtarı oluyordu. 27 Ocak 1923’de İzmir’de annesinin mezarı başında “... bu kadar kan dökerek, milletin elde ettiği egemenliğin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Millî hâkimiyet uğrunda canımı vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun.” diyerek ant içti. Atatürk inkılâp yolunda kararlı adımlarla ilerlerken ne yazık ki Millî Mücadele’ye birlikte başladığı bazı silah arkadaşları, karşısına geçmeye başladılar. Refet Paşa, Halife’ye çok sevdiği atını hediye edip, özel ziyaretlerde bulundu, Rauf Bey ve diğerlerinin de bu tutumu izlemeleri Halife’ye cesaret, Saltanatçılara cüret veriyordu. Üç yıl kan dökülerek başarılan Millî hâkimiyetçi bir dünya görüşü karşısında “irtica” oluşuyordu. Atatürk bu gelişmeleri yakından izliyor, inkılâba karşı olanlara kendi azim ve iradesini sık sık ihtar ederek gösteriyordu. 20 Mart 1923’de Konya’da gençlerle yaptığı konuşma “irtica”ya karşı kararlılığının en güzel örneğidir:

“Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsî imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım benim milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım benim milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımı atanı tepelemektir... Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim. Farz-ı muhal eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.” 10

Bir yandan Lozan görüşmeleri sürüyor, bir yandan da Atatürk yurtta “İnkılâp”ın en önemli aşaması olan Cumhuriyet fikrini işliyordu. Fakat siyasî kıskançlık ve hizipleşmeler, irticaya cüret veriyordu. Henüz gerçek barış sağlanmamıştı. İngiltere ile yeni bir savaş çıkma ihtimali varken, yurt içinde Balkan Savaşı öncesinin anarşisini görmek istemeyen Atatürk, Cumhuriyet sözcüğünü kullanmıyordu. Birinci T.B.M.M. dağılmadan önce M. Kemal, 15 Nisan 1923’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na ek bir madde koydurtarak, “Saltanatı geri getirmek için çalışanları vatan haini” suçları içine aldırtmayı başardı.

Lozan’ın imzalanması ile barış sağlandı ve Atatürk’ün daha 22 Eylül’de bir Avusturyalı gazeteciye açıkladığı gibi 23 Nisan 1920’de kurulmuş bulunan sistemin artık adının konması sırası geldi ve 29 Ekim 1923’de yeni Türk devletinin adı kondu: “Türkiye Cumhuriyeti”.

Cumhuriyet Dönemi

Ulusal bağımsızlığın savaşla kazanılması yeterli değildi. Bağımsız yaşamak için Türkiye’nin uygar dünyadaki yerini alması gerekiyordu. Atatürk bir gerçeği çok açık görüyor ve gösteriyordu. 1920’li yıllarda dünya nüfusunun 2/3’ü sömürge, 1/3’ü ise gelişmiş ülke idi. Sömürge durumunda olan toplumların en büyük kusuru ulusal terbiyeden (eğitim) yoksun olmaları idi. Millî Mücadele, millî bilinçlenme ve örgütlenmeyi başarmış ve 29 Ekim 1923’de de devletin siyasî sistemi belirlenmişti. Fakat bu yeterli değildi. Devlet kurumlarının, hukuk sisteminin, sosyal yapının da modernleştirilmesi gerekiyordu. Yüzyıllardır teokratik bir devlet yönetiminde ve ümmet olarak yaşamış, hâlâ feodal ilişkiler içinde yaşayan, bir ülkenin tüm yapısının değiştirilmesi ancak inkılâp ile mümkündür.

Cumhuriyet’in en önemli meselesi, Cumhuriyet’in ilânından bir iki ay sonra gündeme geldi. Hilâfet meselesi. Hilâfet taraftarları, Cumhuriyet’in ilânında M. Kemal’in kararlılığına yenik düştüler, Hilâfetin kaldırılacağını anladıkları için yoğun bir Hilâfet yanlısı kampanyaya başladılar. Siyasî ortam da onlara umut veriyordu. Muhafazakârlar, İttihatçılar da M. Kemal’in karşısında idiler. Cumhuriyet’in ilânını bile bir olup bitti şeklinde ifade ediyorlardı. İstanbul’un inkılâp aleyhtarı basını, Halife’yi öven ve M. Kemal’i Filipinler Cumhurbaşkanına benzeten suçlamalara başladı. Ağa Han ve Emir Ali’nin Hilâfetin kaldırılmaması için Başbakan İsmet Paşa’ya yolladıkları mektupların bu basında yayınlanması üzerine Aralık 1923’de İstanbul’a bir İstiklâl Mahkemesi gönderildi11. Basın mensupları yargılamada beraat ettiler. Fakat İstiklâl Mahkemeleri’nin yarattığı moral ortam sayesinde, mahkemenin görevinin sona ermesinden bir ay kadar sonra 3 Mart 1924’de Hilâfet kaldırıldı. Yine aynı gün “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile Türk eğitimi lâik ve millî karakter kazandı. Bu iki olay Türk siyasî ve sosyal hayatında çok büyük bir inkılâptı. Fakat tepkiler gecikmedi. Önce muhafazakâr kadro Atatürk’ten ayrılıp yeni bir siyasi parti kurdu. Atatürk’ün inkılâpçı “Halk Partisi”nin karşısında muhafazakâr “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın kuruluşu ve özellikle, “Parti itikad-ı diniyeye hürmetkardır” ilkesini propaganda haline getirmesi, irticanın cesaretini arttırdı. Cumhuriyet düşmanlarının ilk tepkisi 1925 Şubatında patlak verdi. İrticanın başında Şeyh Sait vardı. İsyan kısa zamanda Elazığ’dan Diyarbakır’a kadar yayıldı. Hükümeti kurma görevini tekrar İsmet Paşa aldı, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’nu Meclisten geçirdi ve 7 Martta Ankara ve İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Askerî önlemlerle başı ezilen irticacılar İstiklâl Mahkemelerinde yargılanıp cezalandırıldılar. 7 Mart 1925’den 7 Mart 1927’ye kadar çalışan bu iki İstiklâl Mahkemesi inkılâbın en önemli gücü oldular ve bu süre içinde şapka giyilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılışı, Medenî Kanun’un kabulü ve lâiklik yolunda birçok yeni adımlar atılması başarıldı. İrtica özellikle şapkaya karşı birkaç yerde başkaldırdıysa da başı çabuk ezildi.

Atatürk, millî-lâik demokratik bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini Türk İnkılâbı ile atıyordu. Nutuk’ta bunu şu sözleriyle ifade ediyor: “Taptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mana ve eşkaliyle medenî bir heyet-i içtimaiye haline isal etmektir, inkılâbımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zarurîdir. Memleket behemehal asrî medenî ve müreffeh olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır. “12 “Bu inkılâp milletin selâmeti namına hak namına yapıldı”13 diyen Atatürk, yeni Türk devletinin Batı Avrupa demokrasilerinin dünya görüşü esasını örnek alarak atıldığını her fırsatta belirtiyordu. Hatta İstiklâl Mahkemeleri inkılâp esaslarını uygularken Atatürk, Cumhuriyet rejiminin faziletini anlatıyor, demokrasi esaslarını öğretiyordu. İşte “İrtica”, bu insan hakları sistemine, millî egemenlik sistemine karşı çıkıyor, “İslam despotizminin kurulmasına çalışıyordu.

Şapka giydiği Kastamonu gezisinde (Ağustos 1925) Atatürk uygar dünyanın kıyafetini getirip, feste putlaşan fanatizmi kırarken, yaptığı konuşmalarda, uygarlık yolunu gösteriyordu. “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler,mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir.”14

İlticanın şahsi çıkarlara, politikaya alet ederek yaptığı çaresiz çırpınışlar inkılâbın sert kanunları karşısında ezildi. İstiklâl Mahkemeleri’nin, “şapka giyilmesini kâfirlik ilân edip, dini politikaya alet eden ve devlete karşı isyan ederek vatana ihanet eden mürteciler için aldığı kararlar Türk Ceza Kanununun 163. maddesinin gerekçesini oluşturdu.

Görülüyor ki modern Türkiye “Lâik” temeller üzerine oturmaktadır. Din bir vicdan meselesi olarak vicdan özgürlüğü esasları ile sınırlanmakta, devlet ve millet işlerinden din uzaklaştırılmaktadır. Bu esası Atatürk şöyle açıklamaktadır: “Lâiklik: Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet âmili görür”15.

İlticanın sebep olduğu, inkılâbın en buhranlı 1925-1926 yılları Türkiye’de büyük olaylara ve sancılara sebep oldu. Bu ortamdan yararlanan ittihatçılar ve Atatürk aleyhtarları, Haziran 1926 tarihinde İzmir’de “İnkılâpçı M. Kemal’e suikast hazırladılar. Olay önceden öğrenildi ve hainler İstiklâl Mahkemesi aracılığı ile cezalarını buldular. 1927 yılında fırtınalar ve sancılar sona erdi. İstiklâl Mahkemeleri’nin görevleri bitti. Ekim ayında M. Kemal (Atatürk) altı gün süren “Nutuk” ile 19 Mayıs 1919’dan Ekim 1927’ye kadar Türk İstiklal Savaşı ve Türk İnkılâbını açıkladı. Yeni Türk Devletini Türk Gençliğine emanet ederek konuşmasını tamamladı.

1928 Nisanında Teşkilât-ı Esasiye Kanunu laikleştirildi. Uzun yıllar süren mücadeleler sonunda modern Türk devleti “Lâik” temel üzerine oturdu. Atatürk hızla sosyal ve kültür meselelerini de ele aldı. Ancak “İrtica” pusuda idi.

1930 yılı Ağustos’unda Atatürk, yeni bir parti kurdurtmak girişiminde bulundu. Fethi Bey’e “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nı kurdurttu. İstediği tek şey “Lâik Cumhuriyet esaslarına sadık” kalınması idi. 1929-1930 dünya ekonomik buhranının Ege Bölgesinde yarattığı ekonomik sıkıntıdan yararlanan gerici çevreler bu yeni partiyi fırsat bildiler. Henüz 7 yaşında olan Cumhuriyet’in lâik esaslarının tehlikede olduğunu gören M. Kemal bu çok partili denemeden vazgeçti. Fırsatı kaçırdığını gören irtica, tekbir sesleri ve “Şeriat isteriz” sloganlarıyla 23 Aralık 1930’da Menemen kazasında bir kere daha ayaklandı. Genç yedek subay Kubilay’ı vahşice kafasını keserek şehit etti. Atatürk, inkılâpçı tutumunu taviz vermeksizin sert biçimde gösterdi. Menemen’e gelen harp divanı bütün suçluları kısa sürede yargıladı ve cezalandırdı. İnkılâba baş kaldıran irticanın başı bir kere daha ezildi. Ocak 1931’de yayınlanan seçim bildirisinde Atatürk tüm ulustan ve milletvekili adaylarından “Millî-Lâik-Cumhuriyet” ilkelerine samimiyetle sadakat16 istiyordu. Bu temel ilkeler bugünkü Anayasamızın da ikinci maddesinde değişmez ve değiştirilemez bir şekilde yerini almıştır. Tüm milletvekilleri bu ilkeler üzerine ant içmişlerdir.

Diğer bir irtica olayı da 1 Şubat 1933’de Bursa’da çıktı. Ezanın Türkçe okunması sebebiyle Bursa Ulu Cami’de namazdan çıkan halkı kışkırtarak Vilâyet önünde gösteriler yapıp, şeriat sloganları atan gericilere karşı, güvenlik kuvvetleri olaya derhal müdahale etti. Olayı kışkırtanlar tutuklandılar ve sorumlulukları sebebiyle görevlerinde ihmali görülenler işten atıldılar. Olay karşısında Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa (Atatürk) çok sert ve yine tavizsiz kararlı tutumunu gösterdi. 6 Şubat 1933’de Bursa’da yaptığı açıklamada: “...Hadiseye dikkatimizi çevirmemizin sebebi dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlatılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kat’i olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” diyerek taviz verilmeyeceğini bir kere daha gösterdi. Suçlular ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Cumhuriyet, irtica karşısında bir kere daha gücünü gösteriyordu.


SONUÇ

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküntü dönemi olan son üç yüz yılı yenileşme ve irtica mücadeleleri ile geçti. Her ilerici bir hareket hemen bir tepki ile karşılaştı. Fakat bütün gerici hamlelere rağmen yenileşme fikri adım adım ilerledi. İlerici düşüncenin kaynağı batıda olduğu için bu harekete “Batılılaşma” veya Atatürk’ün kullandığı biçimiyle “Muasır medeniyet (Çağdaş Uygarlık)” seviyesine çıkma denmektedir. Çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak Türkiye’de Atatürkçü hareketin dinamik ideali ve bu ideale ulaşmanın dinamik gücü ise “Millî-Lâik” sistemdir. Cumhuriyet düşmanları ve tabiî özellikle ilticanın esas hedefi daima “Lâiklik” oldu.

Atatürk, modern Türkiye’nin doğuşunun metodu olan Türk İnkılâbı fikrini vicdanında millî bir sır olarak saklayıp sırası geldikçe aşama aşama uygulamaya koydu. Her aşamada gericilerin ve tutucuların tepkileriyle karşılaştı. Bu tepkileri inkılâpçı azimle yendi ve inkılâpçı Atatürk “İrtica” karşısında asla taviz vermedi. “İdare-i maslahatçılıkla inkılâp yapılamaz” diyen Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığı gün ne kadar kararlı ve inançlı ise, irticaya karşı 1938 yılında da yine aynı kararlı ve inançlı insandı. “Tek basıma kalsam yine tepeler, yine öldürürüm’’ sözü O’nun bu azminin ölümsüz bir ifadesidir.

İrtica günümüzde, 31 Mart ve Menemen olaylarındaki irtica değildir. Ama daha tecrübeli, iç ve dış maddi kaynakları olan, yaygınlaşmaya çalışan ve gelecekte devleti ele geçirmek, Atatürkçü sistemi yıkmak düşüncesini taşımaktadır. Türk gençliğine, Türk İstiklâl ve Türk Cumhuriyetini sonsuza kadar savunma ve yaşatma görevini veren Atatürk’ün, bu kutsal emanetini kanı ve canı bahasına da olsa ebediyen koruyacağına ve yaşatacağına ant içmiş olan Türk gençliği, dün olduğu gibi bugün de aynı azim ve inançtadır.



Üye Profil Bilgileri
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli- Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber…
GROZNIE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Osmanlılar karşısında Thor Tarih & İnkilap Tarihi 0 02 Kasım 2013 18:42
Milliler Belarus karşısında tutunamadı LiveYourLifes Diğer Spor Dalları 0 24 Temmuz 2013 01:31
Milliler Belarus karşısında tutunamadı oguz722 Spor Dünyası 0 06 Temmuz 2013 00:32
Tecavüzcü sanıklar hâkim karşısında ATAK T-129 Güncel Haberler 0 24 Ocak 2013 12:54
Atatürk, Atatürk Olduğu İçin Atatürk kasttas Atatürk Şiirleri & Mektupları 0 20 Aralık 2012 00:30

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 02:13.

Sistem Bilgileri Bilinmesi Gerekenler
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1
User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.1.0 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd. Runs best on HiVelocity Hosting.
Lütfen Sorunlarınızı Buradan Bize Bildiriniz.

Sitedeki Tüm Paylaşımların Sorumlulukları Paylaşım Sahiplerine Aittir.
Soru Ve Sorunlarınız İçin Lütfen İletişim Bölümünü Kullanınız
Tema Tasarımı ForumZero.Net - Foxin


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580 581 582 583 584 585 586 587 588 589 590 591 592 593 594 595 596 597 598 599 600 601 602 603 604 605 606 607 608 609 610 611 612 613 614 615 616 617 618 619 620 621 622 623 624 625 626 627 628 629 630 631 632 633 634 635 636 637 638 639 640 641 642 643 644 645 646 647 648 649 650 651 652 653 654 655 656 657 658 659 660 661 662 663 664 665 666 667 668 669 670 671 672 673 674 675 676 677 678 679 680 681 682 683 684 685 686 687 688 689 690 691 692 693 694 695 696 697 698 699 700 701 702 703 704 705 706 707 708 709 710 711 712 713 714 715 716 717 718 719 720 721 722 723 724 725 726 727 728 729 730 731 732 733 734 735 736