Forum Zero - Türkiyenin En İyi Online Oyun Forumu

   


Go Back   Forum Zero - Türkiyenin En İyi Online Oyun Forumu > Diğer Online Oyunlar > İstanbul Kıyamet Vakti & İKV

İstanbul Kıyamet Vakti & İKV İKV hakkındaki bölümümüz. En güncel İKV duyuruları , İKV oyuncuları burada !


Hikayeler

İstanbul Kıyamet Vakti & İKV


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 11 Ağustos 2013   #1
AshLey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye Profil Bilgileri
Üyelik tarihi: 10 Ağustos 2013
Mesajlar: 15
Konular: 4
Rep Puanı: 10
Rep Gücü: 20
Rep Derecesi : AshLey is on a distinguished road
Aldığı Teşekkürler: 0
Ettiği Teşekkürler: 0
Standart Hikayeler

Hançer Diş ve Çatal Kuyruk

Ağır adımlarla yürüyordu. Islak ve kararmış parke taşlarda önüne düşen gölgesini izliyordu. Yıkımın üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hala her yerin soba bacasına batıp çıkmışçasına isle kaplı olmasına şaşırdı bir kez daha.

Temiz kaldırımları görmemişti hiç, ya da çocuk sesleriyle çınlayan sokakları ve iskeleye yanaşan ada vapurunun düdüğünü duymamıştı; yıkımdan sonra doğanlardandı o. Kim kalmıştı ki zaten yıkımdan önce doğmuş olan.

Bacağı sızlamaya başladı. İksirlerini düşüp bayılacak gibi olana kadar kullanmamayı öğretmişti ilk hocası ona ama bu ağrının canını epey sıkacağını anlayınca inat etmeyi bırakıp, klanın baş şifacısının hazırladığı iksiri içti. Bir saniye içinde cinin açtığı yaradan iz bile kalmadı.

Antreponun batı girişine on kişilik deneyimli bir grup olarak saldırmışlardı. Girişi koruyan cinleri aşıp içeri girmek gibi bir planları yoktu zaten. Amaç cinlere rahat vermemekti sadece. Kendisi klanın tüm gücünü toplayıp tek ve sağlam bir darbeyle işlerini bitirmenin gerektiğini düşünse de klanın baş savaşçısı Balyoz Nazım 'ın tecrübesine güvenirdi. Nazım, cinlerin tek bir saldırıyla alt edilemeyecek kadar kalabalık ve daha da önemlisi korkak olduklarını söylemiş ve fazla kaynak harcamadan ufak saldırılarla cesaretlerini kırmanın zararsız kalmaları için yeterli olacağını da eklemişti.

Kendini bildi bileli bir savaşçıydı. Yaşını bilmiyordu ama orta yaşı geçmişti. Lodos'a katılalı yedi yıl olmuştu, tam yedi yorucu yıl. Onu yoran klanın ağır yükümlülükleri miydi yoksa Arzın Çocuklarıyla yaptığı savaşlar mıydı işte bunu tam kestiremiyordu. Kahrolası meran uşakları. Yaratıklar çocuklarımızı boğazlarken onlar hala yaratıklardan medet umabiliyorlardı. 'Meran büyüsünden sakının.', demişti klanının baş büyücüleri, 'Yoksa sizlerin de aklınızı ayartırlar ve o yaratık sevicilerden biri olursunuz.' Öfkenin bir an için damarlarında gezdiğini duyumsadı; sıcak, heyecan verici bir his. Arzın ***lerinden nefret ediyordu! "Zayıf ahmak hergeleler!". Yine de onca yaratık dururken o ***lerden birini öldürmek ona anlayamadığı bir rahatsızlık veriyordu.

Karanlık dar sokağa doğru dönerken, çocukları geldi bir an aklına. Anneleri dokuz yıl önce katledilmişti bir kurtadamın pençeleriyle. Kendi kendine "Klan binasında onlara iyi bakılıyor çıkar onları aklından" diyerek, asker disiplininin verdiği oto kontrolü sağlamaya çalıştı.

Adımları savaşçı içgüdüsüyle yavaşladı ama o, bunun bir an sonra farkına varabildi.
"Lanet olası bu sokak da neresi böyle!"
"Ahşap evden sonra yanlış bir dönüş yaptım sanırım."

Düşünce akışını gözüne ilişen bir kıpırtı kesti aniden. Adımları sokağın girişine doğru gerilemeye başlamıştı bile. Kanlı gürzünü almak için eli sırtına uzanırken sağ taraftan bir patlama duydu. Küçük bir duman bulutu ve barut kokusu...

Gürzünü kavramak için kolunu kaldıramadığını farketti. Kurşun sağ omzuna gömülüp kaslarını parçalamıştı ve belki de iki dakika içinde ölümünü getirecek olan zehrini yayıyordu. Boğazı sıkılmış gibi ciyaklayan bir insanın sesini andıran bir narayla fareadam elinde tabancayla belirdi. Sol eliyle gürzünü kaptığı gibi fareadam üzerine atıldı. "Et! Kemik! Kan!" diye bağırarak savurdu gürzünü.

Ciyaklayan çarpık yaratık, ucu kesik kuyruğu havada kalacak şekilde yere attı kendini.

Tam gürzünü tekrar sefil yaratığın üzerine indirecekken omurgasını yaran felç edici bir darbeyle olduğu yerde kalakaldı. Bir yandan adamın sırtına sapladığı hançerini tutarken bir yandan da avının şah damarını keskin dişleriyle parçalayan arkasındaki ikinci fareadamı hiç göremedi.

Yüzünde çarpık bir ifadeyle yere yığıldı. Parıldayan sarı güneş şeklindeki klan sembolü kana bulanıp kızıl bir gün batımına benzedi.

Ciyaklayarak ayağa kalktı Çatal Kuyruk; "Az daha kafamı patlatacaktı! Neden o kadar bekledin seni aptal?"
"Bir kurşunla adamın işini bitirseydin sen de o zaman!", dedi ağzından kanlar akan Hançer Diş.
O kurşun adamın içini parça parça etti. Patlayan zehirli kurşunlarımdandı o. Yere yıkılmalıydı aşağılık herif. Yine de beklememeliydin kardeşim."
"Ben de yıkılır sanmıştım işin aslı. Her neyse uzatma. Gidip paramızı isteyelim hanımdan."
"Tabii önce üzerindekileri alacağız değil mi kardeşim?", diyerek pis pis sırıttı Çatal Kuyruk.
Kanlı hançerini adamın üstünde temizleyen fareadam da benzer bir sırıtışla cevap verdi; "Elbette kardeşim!"
Lağımda ciyaklayan yüzlerce farenin sesini andıran kahkahaları Fındıkçı Remzi Sokağı'nı doldurdu.

Sıradan Bir Gün

Sokağın sonu yıkıntılarla kapalıydı. Ne saklanmak ne de kaçmaya çalışmak enselerindeki ölümcül pençelerden onları kurtarabilirdi. Büyücü, peşlerindeki dehşeti yavaşlatmak için kullandığı büyünün etkisinin her geçen saniye azalmakta olduğunun farkındaydı. Yanındaki savaşçıya çaresiz bir bakış attı. İkisi de oldukça perişan görünüyordu. Savaşçı bir elinde efsunlanmış satırını hazır ederken diğer koluna sabitlenmiş kalkanını önünde tutarak gözlerini sokağın başına dikmiş, nefes nefese ama sabırsızca son savaşının gelmesini bekliyordu.

Büyücü yere oturup bağdaş kurdu.

"Ne yapıyorsun seni ahmak? Uyuklamanın sırası mı şimdi!", diye gürledi savaşçı, gözlerini kapamış öylece oturmakta olan büyücüyü görünce.

"Kes sesini!", diye yapıştırdı cevabı büyücü ve usulca ekledi transa geçerken: "Zihnimi toparlamam lazım. Odaklanamıyorum. Bana zaman kazandır Kasap."

Aslında savaşçının kasaplıktan anladığı yoktu. İki parça pirzola hazırlamak için bir kilo eti ziyan ederdi kesinlikle ama iş elindeki o satırı düşmanlarının üzerinde kullanmaya gelince hakkıyla almıştı bu lakabı.

"Zaten ne zaman işe yarayacak olsanız lanet kudretiniz tükeniverir!", diye huysuzlanıyordu ki sokağın başından gelen hırlamalar ve patırtılar sözlerini yarım bıraktı Kasap'ın.

Dumanların arasından önce iki devasa suret belirdi ve arkalarındaki bir çift gözün daha ışıltısı seçildi kolayca. Avlarını tuzağa düşürmüş olmanın verdiği rahatlıkla acele etmeden yaklaşıyorlardı. Büyücünün attığı yapışkan örümcek ağları vardı hala tüylerinde.

Et, kemik, pençe ve dişten oluşan üç ölüm taciri, asla evcilleştirilemeyecek olan üç vahşi avcı; üç kurt adam ilerlemeye devam etti.

Kasap, satırının sapını sıkıca kavradı, ayaklarını sağlamca yere bastı ve büyücünün önünde koruyucu bir edayla dururken kollarını havaya kaldırıp kudretli bir savaş narası attı. Haykırış yaratıkların sadece bir göz kırpma süresi kadar duraksamalarını sağladı ama savaşçının kanının kaynamasına ve gözlerine soğuk bir bakışın yerleşmesine yetti.

Önce sağındaki atıldı üzerine. Boynunu hedeflemiş jilet keskinliğindeki pençeleri, kalkanını biraz yukarı kaldırarak rahatça savuşturup, yarım bir dönüşle ağır satırını yaratığın baldırına indirdi. Yaratık hırlayıp birkaç adım geriledi. Şimdi rakibine daha bir saygı duyuyormuş ve rakibinin dişli çıkmasından tuhaf bir keyif alıyormuş gibi bir ifade vardı hayvansı yüzünde.

Hemen ardından saldıran soldaki yaratığı karşılamak içinse kalkanını siper edip dosdoğru yaratığın bedenine çarptı genç savaşçı ve ikisi de birer metre geriledi. Arkasındaki büyücüde hala en ufak bir kıpırtı bile yoktu.

Az önce yüzleştiği yaratıklar şimdi yana çekilip daha iri olan bir tanesine yol açtılar. Tüyler ürpertici bir ulumayla beraber, iki adam boyundaki yaratık dosdoğru savaşçıya koşmaya başladı. Kaslı ensesinden sarkan uzun tüylerinin rüzgarda uçuşmasında ve kısılmış gözlerindeki ölümcül parıltıda vahşi bir güzellik vardı.

Savaşçının savunmayla ilgili yeteneklerini sergilemesinin tam sırasıydı şimdi. İçinde kalan son kudreti buna odaklanmak için kullandı.

Yaratığın korkunç ağırlıktaki darbesi kalkanını ezip sol kolunu bileğine yakın bir yerden kırdı. Acıyla yüzü buruşan savaşçı, yine de savunmasını bozmadı ve bu sayede satırıyla karnını hedeflemiş delici pençeleri durdurabildi.

Yaklaşan ağzı gördüğünde saniyenin onda biri kadar bir sürede, boynunun sol yanının çok kötü bir şekilde saldırıya açık kaldığını ve açılmış ağızdaki koca dişlerin de oraya ilerlemekte olduğunu fark etti. Dişler boynuyla buluşunca hiç olmazsa rakibine son bir darbe indirebilmek için satırını tekrar havaya kaldırmaya başlamıştı ki, anlaşılmaz bir mırıldanma eşliğinde omzuna dokunan bir el hissetti.

Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken ikisi de yer değiştirme büyüsünün yarattığı boşluk nedeniyle bir an tekleyen ciğerlerini tekrar nefes almaya zorladılar. Karanlık, rutubetli bir yerdeydiler.

"Bana borcun iki etti kasap dostum.", diye zar zor konuşabildi büyücü.

"O deli kafanı patlatacak olan cinden seni nasıl kurtardığımı unuttun herhalde.", dedi savaşçı.

Rahatlamak için büyücünün asasından yayılan zayıf ışığın görüş alanı içinde etraflarına bakınıp nerede olduklarını anlamaya çalışırlarken, gelen tıslama ve sürünmelerle birlikte etraflarında zarif ama güçlü yılankavi bedenleriyle tam altı tane meran savaşçı beliriverdi.

Kobra kafalı meran savaşçılar hiç kıpırdamadan öylece duruyorlardı. Tedirgin bakışmalardan sonra görüş alanlarına daha ince bedenli ama kesinlikle daha tehlikesiz olmayan bir dişi meran girdi.

Büyücü, arkadaşına ‘Bana bırak’ der gibi bir bakış atıp öne çıktı ve bir eliyle gömleğinin içine uzanıp boynunda asılı olan klan madalyonunu tutarak herkesin görebileceği bir şekilde havaya kaldırdı.

"Bizler ‘Arzın Çocuklarıyız’! Tıpkı bizler gibi sizlerin de arzın çocukları olduğunuzu biliyor ve mevcudiyetinize saygı duyuyoruz.", dedi ve hafifçe eğilerek selam verdi.

Dişi merandan yalnızca savaşçılarından birine kısa bir bakış şeklinde tepki geldi ve tavandaki sarkıttan düşen bir su damlası yere ulaşana kadar iki insanın başları bedenlerinden ayrılmıştı.

Mehtaplı Bir Gece

"Yaklaşın", diye bağırdı.

Düzinelerce adam ve kadın neredeyse sürünerek onun etrafına toplandılar. Öğürmelerin ve iniltilerin dalga seslerini bastırdığı sahilde, sesi, Beethoven’in o geceki gibi bir mehtaptan ilham alarak yazdığı notalar kadar netti.

Sağ dizinin üzerine çökmüş, sağ elinin parmaklarını toprağa saplamıştı. Diğer elini ise göğe kaldırmış hafifçe bir şeyler mırıldanmaktaydı. Dudaklarındaki sözcükler gittikçe hızlanırken etrafı koyu bir sis sarmaya başladı. Bu olup bitene şaşıracak kadar bile gücü kalmamış savaşçılar ona doğru bilinçsizce sürünmeye devam ettiler.

Fazla zamanı yoktu. Havadaki korkunç zehir bulutunu buz gibi bir poyraz çağırarak dağıtmış ama bunu kimsenin etkilenmeyeceği kadar hızlı yapamamıştı.

Bitkin adamlar ve kadınlar sisi soludukça kendilerine gelmeye başladılar. Sis dağıldığında ise zehir bulutundan sağ çıkabilmiş olan herkes artık zinde ve güçlüydü.

Genç bir şifacı yanına geldi.

"İyi misiniz üstat?"

Parmaklarını topraktan çekmeden önce son bir kez daha o bütünleşme anının tadını çıkardı ve gülümseyerek ayağa kalktı. Etrafında yatmakta olan onlarca ölü bedeni görünce kaşları çatıldı.

"Sağ ol Muhlis, İyiyim.", diye cevap verdi üstat şifacı. "Şimdi hemen git ve yaralılarla ilgilen."

"Muhlis de bu zehirden sağ çıktı. İleride iyi bir direnç üstadı olabilir.", diye geçirdi aklından üstat şifacı.

Arkasındaki takım liderini önüne düşen iri gölgesinden tanıdı ve ona dönüp konuşmasını bekledi.

"Üstat şifacı, yaratık nereye gitti?"

Bu adamın en olmadık anlarda bile korumayı başardığı odaklanmışlığını bir kez daha takdir ederek cevap verdi.

"Korkarım fazla uzağa değil Balyoz. Onun sadece kısa bir süreliğine buradan rahatsız olmasını sağladım ama etkisi uzun sürmeyecektir. En fazla bir saatimiz var."

"Öyleyse hemen saflarımızı toparlamalı ve onu karşılamaya hazırlanmalıyız!", dedi oldukça endişeli ama bir o kadar da kontrollü görünen savaşçı. Adamlarından birisine işaret etti.

"Çabuk Agah efendiyi bul ve camiyi boşaltmalarını söyle. Bir de bak bakalım şu büyücü bozuntusu nerede saklanıyor!"

"Efendim.", diye kekelemeye başladı adam.

Böylesi bir zamanda her saniyenin kıymetini bilen savaşçı sinirlendi.

"Ne var be? Ne diye kıvranıyorsun?".

"Efendim, Selim Bey sağ kalamadı."

Bir keder dalgası kemiklerini titretti, en ağır darbelerle bile titrememiş Balyoz Nazım’ın. Daha dün akşam rakı masasında beraberdiler, her şeyden uzak ud ve kanun seslerine boğulmuş kaygısız bir ortamda.

Kendini toparlaması yalnızca biran sürdü.

"Öyleyse çıraklarından bulabildiklerine haber gönder. Eminim zehir bulutunun dışında kalabilmiştir birçoğu. Mısır çarşısına doğru geri çekilmeleri emredilmişti."

"Derhal Nazım Ağabey!", diye cevap verdi ve çevik adımlarla birkaç metre uzaklaşmışken geri döndü ve heybetli savaşçıya şunları söyleme cesaretini buldu kendinde.

"Güneydeki birliklere haber vermemiz gerekmez mi efendim? Nerdeyse herkes orayı savunuyor."

"Hayır İsmet. Onların başı kurtadamlarla yeterince dertte zaten."

İsmet, klan liderini başıyla onaylayarak uzaklaştı.

Kısa bir sürede cesetler ve ağır yaralılar Yeni Camiye götürülmüş ve savaşabilecek olanlar tekrar bir araya toplanmıştı. Grupların aralarında gezinen şifacılar tek tek herkesin yaralarıyla ilgileniyor ve onlara moral vermeye çalışıyorlardı.

Kırktan fazla adam ve kadın vardı parkta. Farklı klanlardan olanlar farklı gruplar oluşturmuşlardı.

Kalabalık bir anda sessizleşti. Nazım sağlam kalmış bir bankın üzerine çıkmış gürlemeye hazırlanıyordu çünkü.

"İstanbullular! Hemşehrilerim! Silah arkadaşlarım!".

"Mahluk çok geçmeden dönecek. Yıkmak ve öldürmek için! Ve biz, yine burada olacağız! Tek bir adım bile gerilemeden, elimizde kalan bu son güzelliğin her taşı adına savaşmak için!"

Kalabalıktan ne bir tezahürat ne de bir mırıldanma yükseldi. Tek görünen fark yüzlerdeki kararlı ifade ve gözlere yerleşmiş vahşi parıltıydı.

Nazım çevik hareketlerle kalabalığın arasında dolaştı ve grup liderlerine taktikleri iletti. Büyücü ve şifacılar parkta yoğunlaşmış olan savaşçıların gerisinde aralıklı bir şekilde yerlerini aldılar. Savaşçılar parktaki ağaçları kendilerine siper ederek menzilli silahlarını hazır ettiler.

Dede Arif, parkın hemen gerisinde parktaki savaşçıları ve arkasında mevzilenmiş büyücü-şifacı gruplarının çoğunu etki alanına alabilecek şekilde yerini aldı. Üstat şifacı zihnini dünyevi kaygılardan uzaklaştırmış, gücünün doruğa ulaştığı zihin durumuna geçiyordu. Dişbudak ağacından asasına, "Cilveli" sine iki eliyle dayanmış durmakta olduğunu gören ise ayakta bile zor durduğunu sanabilirdi. Cilveli’yi bundan uzun zaman önce, her şifacının en az bir kez yaptığı "Arayış Gezisi"’nde bulmuştu. Gerçi o zamana kadar "Arayış Gezisi" diye bir şey bile yoktu. Tehlikeli gezisinde ıssız bir tepedeki yalnız bir dişbudak ağacından kendisine yardımcı olması için bir parçasını istemiş ama bunu alması iki hafta sürmüştü.

"İşte orada!", diye bağırdı yüksekçe bir ağacın tepesine çıkmış genç bir delikanlı. Elindeki Arzın Çocukları flamasını ileri geri sallayarak denizi işaret ediyordu.

Denize bakan gözler önce bir şey göremedi. Ardından suları yararak yükselen devasa yaratık, pullarından ay ışığının en çılgın renklerini yansıtarak ortaya çıktı.

Dev gövdesine metrelerce uzunluktaki boyunlarla bağlı üç kafasından birini Selim Bey’in yıldırım büyüsü koparmış, geride simsiyah pelteleşmiş bir et yığını bırakmıştı.

Bu defa hazırlıklıydılar. Yaratık görünür görünmez büyücüler ve şifacılar koruma büyülerini yapıp yeni büyüler için zihinlerini hazırlamaya başladılar. Savaşçılar silahlarını yaratığın kafalarına nişanlayıp bir süre daha beklemeye devam ettiler.

Çığlıklar atarak yaklaşan kafaları taşıyan gövde yeri sarsarak karaya çıkmış, ağır ama ölümcül adımlarla dosdoğru parka ilerliyordu.

Önce ağır arbaletlerin saldığı zıpkınlar yaratığı vurdu.

"Yeniden doğacak güneş için!" deyip ileri atıldı Lodos’un sancağını tutmakta olan bir kadın ve hemen ardından bir düzine kadar yalınkılıç savaşçı rüzgar gibi koştular yaratığa doğru.

Adı Feriye idi. Yaşı otuza varmamış alımlı bir kadındı. At kuyruğu şeklinde topladığı siyah saçlarından bir perçem rüzgarda salınarak yüzünde dans ediyordu elindeki sancak gibi. Lodos'a gireli sekiz yıl olmuştu. Kardeşinin cinlerce parçalanmış cesedini gördüğü gün anlamıştı ne yapması gerektiğini.

Yaratığın iki kafası da bu grubun üzerine asit ve alev kusmak üzereydi ki, her yandan gelen büyü saldırılarıyla sersemledi. Cazırdayan yıldırımlar, parlayan ateş topları ve kristalleşen buz küreleri mehtaplı gökyüzünü türlü renklere buladılar.

Yine de iki kafa, bedenine darbeler indirmeye başlamış olan savaşçı grubundan ilgisini alamadı. Arkasından dolanmış Arzın Çocukları’ndan bir grup daha olması ise iki kafanın ilgisini tekrar dağıtıp son anda farklı hedeflere yönelmesini sağladı.

Arkasındaki gruba cehennem sıcaklığındaki nefesini püskürttü. Çakır Sami’nin yönettiği bu grup klan binasını korumak üzere geride bırakılmıştı o gece. Başlarına gelecek korkunç felaketten habersiz dinlenmekteydiler, Yeni Cami’den yapılan yardım çağrısını duyana dek.

Yaratığın önündekilerin ise başlarından aşağı en sağlam çeliği bile eritecek bir asit yağıyordu. Koruma büyüleri her iki grubu da sadece bir dereceye kadar koruyabiliyordu. Acı dolu feryatlar gökyüzüne yükselirken yaratığın bedenine inen darbeler yine de kesilmedi. Kalın pullu gövdesinde yer yer kesikler oluşmuş ve bunlardan yapışkan sarımsı bir sıvı sızmaya başlamıştı. Büyücülerin ve şifacıların büyüleri kafaları hedeflemeye devam ediyordu.

Savaşçıların güçlerinin kırılmakta olduğunu gören Üstat Şifacı biraz ilerledi. İki elini de toprağa koyup büyüsünü yaptı. Büyünün ilerlediği toprakta yer yer çiçekler açtı. Bithap düşmüş savaşçılara ulaştığında ise hepsi yaralarının hızla kapandığını, acılarının azaldığını görüp umutlandılar ve daha bir hırsla vurdular dev gövdeye. Şimdi yaratığın öfkeli feryatları acı dolu çığlıklara dönüşmüştü. Vahşice savurduğu yedi metrelik kuyruğu dört adamın kemiklerini kırıp sağa sola fırlattı. Bedeni o koca cüsseden hiç beklenmeyecek kadar çevik hareketlerle sağa sola gitti ve birçok adam ve kadın ağır gövdenin altında ezilerek can verdi.

Yaratığın tam karşısında durmuş savaşmakta olan Nazım bu manzarayla çılgına döndü. Kan tüm bedeninde daha hızlı hareket ediyor ve adeta damarlarında fokur fokur kaynıyordu. Yanında duran adamlarından birisi yüzünün aldığı şekli görünce elinde olmadan korkup başını çevirdi. Bir kaplan gibi kükreyen Nazım, balyozunu iki eliyle sıkıca kavrayıp yaratığın ayaklarından birine indirdi. Darbe, koca ayağı hiç beklenmeyecek bir şekilde paramparça etti ve yaratığın hafifçe yana kaykılmasına sebep oldu.

Yaratık, ardı arkası kesilmeyen darbeler yemeye devam ediyor ama vazgeçmiyordu. Kafalar hızla kalabalığa dalıyor, birkaç kişiyi kapıp havaya kaldırıyor ve çevik hareketlerle silkindikten sonra kopmuş beden parçalarını sağa sola saçıyordu. Yaratığın yalpaladığını gören Feriye palasıyla tendonlarında temiz kesikler açıyor silah arkadaşları ise gövdeyi dövmeye devam ediyordu. Sami ise tonlarca ağırlıktaki ölümcül kuyrukla o kadar meşguldü ki yoldaşlarının cesetlerini dahi fark etmeden oradan oraya koşturuyor ve kuyrukta derin çizgiler bırakıyordu.

Nazım, kendine geldiğinde balyozunu göğe kaldırıp haykırdı: "Vur deyince!"

Bir anlık bir durgunluk hakim oldu savaş alanına. Yaratık tüm dikkatini kendisini bu denli hırpalayan kişiye Nazım’a vermiş gibiydi.

"Vur!" diye geldi Nazım’ın sesi, balyozunu indirmeye başlarken.

Bu komutla birlikte diğer savaşçılarla birlik olmaya alışmış onlarca büyücü, şifacı ve bir o kadar da savaşçı neredeyse aynı anda darbelerini indirdiler yaratığa.

Ansızın gelen bu şok edici saldırı yaratığı sersemletmiş ve gerilemesine sebep olmuştu.

"Durmayın!" , diye haykırmaya devam etti Balyoz.

Herkes biliyordu ki bu o andı. Yaratık ya o an alt edilecek ya da bu savaş sonsuza kadar kaybedilecekti.

Zihinler ve kollar tüm enerjilerini çılgınca boşaltmaya devam ettiler devasa bedene.

Zafer o gün insanlarındı. Yaratık denize döndü ve dosdoğru geldiği yöne doğru uzaklaştı.



AshLey isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Tamriel'den hikayeler: High King Emeric Revenge77 Oyun Haberleri 0 16 Şubat 2013 20:16

Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:09.

Sistem Bilgileri Bilinmesi Gerekenler
Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1
User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.1.0 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2017 DragonByte Technologies Ltd. Runs best on HiVelocity Hosting.
Lütfen Sorunlarınızı Buradan Bize Bildiriniz.

Sitedeki Tüm Paylaşımların Sorumlulukları Paylaşım Sahiplerine Aittir.
Soru Ve Sorunlarınız İçin Lütfen İletişim Bölümünü Kullanınız
Tema Tasarımı ForumZero.Net - Foxin


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562 563 564 565 566 567 568 569 570 571 572 573 574 575 576 577 578 579 580 581 582 583 584 585 586 587 588 589 590 591 592 593 594 595 596 597 598 599 600 601 602 603 604 605 606 607 608 609 610 611 612 613 614 615 616 617 618 619 620 621 622 623 624 625 626 627 628 629 630 631 632 633 634 635 636 637 638 639 640 641 642 643 644 645 646 647 648 649 650 651 652 653 654 655 656 657 658 659 660 661 662 663 664 665 666 667 668 669 670 671 672 673 674 675 676 677 678 679 680 681 682 683 684 685 686 687 688 689 690 691 692 693 694 695 696 697 698 699 700 701 702 703 704 705 706 707 708 709 710 711 712 713 714 715 716 717 718 719 720 721 722 723 724 725 726 727 728 729 730 731 732 733 734 735 736